>"ŞÂHISA MÜNHASIR" (?)

>

Özlem vuslatın en beter tarafından seslenirken ruhumun bütün derinliklerine ben hasret şarkılarını teker teker bitiriyordum bedenimde. Söylediğim sonsuzluk dolu kelimeler birer kaybolmuştu hayallerimden. Hayallerim; adı mazi denen hatırlanması zor fakat bir o kadar da zahmetli olan gerçeklikte kaybolmuştu. Artık ne kendimi arıyordum gecelerin en ıssız kenarlarında, ne de kendimi buluyordum gündüzlerin en bariz aydınlıklarında…
Bir oradan bir buraya giderken ve hep kendimi bulmaya çalışırken gerçeklikler üzerinde ne idi bu başıma da gelen? Baştan kabullenilmesi zor olan bu idam sehpası iç sızısı zamanla kurtuluşun bir muştusu olmuştu gecelerime. Artık söylediğim şarkılar ne beni eritiyordu bir buz gibi, ne de içimden kopup gelen bir gözyaşı silsilesi ile yanaklarımı kirletiyordu. Kirlenmenin en kötü yanını yaşayan beyaz bir gerçeklikti sevda. Sevda, sevda gibi düşünen, sevdayı sevda gibi kabullenen ve sevdanın sevda halini yaşayan o rolden bu role geçişinde kaybolmuştu. Kendimi ararken bulduğum dostlu bir yalnızlıktı. Dostun en mavi tonlarından, gözlerinin en yeşil taraflarının huzuruydu içime gark eden. Artık ne gidenler, ne gelenler, ne sevenler, ne sevmeyenler, ne sövenler, ne de övenler benden değildi. Ben de kalan muştusu verilmiş bir sevda bilmecesi, kirlenmenin en kötü yanını yaşayan bir sevda yansıması idi.
Bende kalanların bir mazi yarası diye adlandırıldığı gecelerde, köprüden geçmeye çalışan acemi bir hırsızın çaresizliğini buluyordum. Ve söylediğim tüm güzel sözlerin, yazdığım tüm güzel nesirlerin, döktürdüğüm sevda dolu nağmelerin her bir yansıması da kirlenmenin en kötü yanını yaşayan beyaz sevda düşmanlarınca, “şahsına münhasır” bir gerçeklikte aranmasına yol açıyordu. “Şahsına münhasırdı” elbette yazılan her bir yazı. Fakat bu münhasırlığı çözemeyecek, bu münhasırlığı anlayamayacak kadar, bu beyaz sevdanın gerçekliğine ulaşamayacak kadar koftu münhasırlığı saçma-sapan zeminler üzerine sığdırmaya çalışanlar. Kofluk biraz cahillikten, biraz nankörlükten ve biraz da hasis bir benliğin etrafı kara yâreler bağlamış kokuşmuş yanlarından geliyordu. Üstelik “şahsına münhasır” denklemler çözülmeyecek kadar bilinmeyen yüklü idi. Siz kimdiniz,şahısa münhasırlık nerede kalmıştı ?
Anlamlandırmalar zamanla anlaşılmayanlar olarak tarihe geçti. Ve her bir anlaşılmayan dizenin ardından “boş ver” yüklü bir bulut havalandı gökyüzüne. Boş vermeler zamanla unutulan her bir saniyenin acısını iliklere taşıyordu. Bu acı da kemikleşmiş bir karakter tortusu bırakıyordu. Bırakılanlar yalnızca anlamlandırmaların anlaşılmayan çizgisinde değildi. Bırakılan bir benliğin yanı sıra, kirlenmenin en kötüsünü yaşayan beyaz bir sevda da vardı ortalık yerde. Üzerine gelenin geçenin bastığı, geçmişte irdelemedik yanını bırakmadıkları, üzerini başını yırtık-pırtık ettikleri ve artık tamiri mümkün olmayan derin yâreler taşıyan bir sevda. Ne bulunduğu yerden mutlu olan, ne de bulunduğu yere ait olan, kirlenmenin en kötüsünü taşıyan beyaz ama iğreti bir sevda…
Artık şahısa münhasırlık aranmayacak kadar yabancı duruyor sayfalarda her bir nesir ve de nazım. Bir ahenk anlatmıyor cümlelerdeki bütünlük. Bir akrostiş gerçekliği kadar isim sezilmiyor satır aralarında yürek nağmelerinin…
Şahsına münhasır olan şairidir şiirin ..
Şahsına münhasır olan yazarıdır nazımın.
“Gülün güzelliğidir şairi söyleten” yazılsa da kitaplarda;
Bakan gözlerdedir güzellik ..
Var olan güzel değildir…
Bakan gözlerdedir güzellik ..

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s