>Son Parlayan Yıldızı Maviye Verdim…

>

Gitmek kavli…Pes etmek değil, direncin her bir zerresini gösterme vakti. Elimi ellerinin arasına koymadan, artık koyamayacağım üzgün bile değilim aslında diyerek başını alıp da senin olduğun her yerden bitmek vakti. Bitmenin düzlüklerinde yüreğimin senin her vuruşunda düşürdüğü parçalarını omzuma alıp da göç etmek vakti mavi hülyalara.
Aslında biliyorum, sen ve son, aynı senin de gördüğün gibi ne kadar da uzaktı benim dünyama. Ne kadarda eskimezdi gözlerinin dokunuşu her dokunduğunda gözlerime. Ne kadar da okşayarak bakardım gözlerinin değdiği her yere. Ya şimdi? Gözlerinin dokunduğu her mekan gurbetim, mavi hülyaların dokunduğu her mekan memleketim olmuş benim coğrafyamda. Ellerimi kaldırıp da sana elveda bile demiyorum baksana. Son kez gösterdin sende eşref-i mahlukatlıkla alakası olmayan o çirkin yüzünü. Sende düştün ya resmini çaresizliğin, sen de çizdin ya karikatürü aslında komik ama düşündüğümüz zaman halinin acı edebiyatına yakınlığından dolayı traji -komik gerçekleri…

Bunalmak neydi ki? Neydi anlayamadığım benim bunalım dolu iklimlerde. Veya ne kadar uzak kalmıştım hallerinin her birine? Kim anlayacak seni bundan sonra veya kim dokunacak benim dokunduğum gibi nefsinin en seni hoş tutan taraflarına? Kim çekecek kahrını küfür lügatı sözlerinin? Kim ağlayabilir senin ağlamaklı gülüşlerini her hissettiğinde ağladığım gibi? Ağlamak sana göre acizlikti değil mi, sana göre acizlikti gözlerin rahmet gibi yağması? Rahmet ne zamandan beridir acizlik olmuştu? Gökyüzü ağlarken Tanrı’nın tecellisi güzel günlerin müjdesini alıyor gibi, gözlerimden sana akan her bir gözyaşında yarınların müjdesini alıyordum ben oysaki. Karar bile veremiyorsun değil mi? Sende biliyorsun aslında, kimse ağlamaz senin için ben gibi, kimse anlayamaz senin içinin ağladığını benim gibi…

Kaç kere terk ettim bilinmez bu diyarları… Kaç kere ıslattım gözlerimin yaşı ile senin yüreğinin katılığını , kaç kere isyan bayrakları açtım gönül penceremden, en bunaltıcı taraflarına yüreğinin. Beyaz bir güvercini kaç kere azat ettim yarınlara dair. Anlaşılmak değildi derdim, bilirdim anlaman için farklı bir algılayışla algılaman gerekirdi. Senden beklemez de değildim anlamaları, yapardın isteseydin, biliyordum bembeyaz yüzün kadar, bembeyaz bir düşünce silsilen vardı. Ama nedense kapkara perdeleri germiştin, beyazın temizliğini görmemek ve siyah düşüncelerinle gölgelemek adına… Sen istedin, ben istemedim, sen yaptın, ben yapmadım….

Soru sorar gibi durdum öylesine karşında her seferinde. Ama soru falan sormadım aslında ben sana. Benim sorularımda grift yarınların, açıklanamaz sorgularına rastlanılmayacağını öğretmemiştim ben sana. Öğretmemiştim ben sana sınırımın hangi dikenli telle biteceğini. Ya da en çok neyi unutacağımı, ya da en çok neyi aklımda tutacağımı. Ben öğretmediysem suç senin miydi (!)… Suç sahipsizdir derler ya hani… İçin rahat olsun. Aldım vebalini de bu işin , tüm kötü sözleri gocunmadan aldığım gibi sineme…

Neyin mücadelesi, ya da hangi iki düşman ülkenin sınır savaşını yaşıyorduk ki? Hangi paylaşılmayan kıta sahanlıkları vardı ki sınırlarımızın ötesinde, ya da hangi boğaz onunla bunu, beriki ile ötekini birbirine bağlıyordu ki? Ya da bunların ne önemi vardı, aramızda birbirine sımsıkı sarılan halat yerinden koptuktan sonra… Hangi mücadele, hangi savaş, hangi müzakere artık barış güvercini salabilirdi ki gökyüzüne?

Bunu dedim ya, yalnız sen ve benim paylaştığımız bir gökyüzü vardı ya hani? Hiç kafanı kaldırıp baktın mı ona? Baktın mı hiç yıldızların ne kadar da fersiz durduğuna… Gökyüzünün artık asfalt rengini aldığını, nikotin tadı verdiğini ve zehirli yağmurlar döküldüğünü gördün mü o gökyüzünden? Güneşin artık, ben ve mavinin arasında doğduğunu fark ettin mi? fark ettin mi bunu? Hani sen o gökyüzünün altında bir dil yarası ettin ya, tam o sıra da gökyüzündeki son parlayan yıldızında rengini mavinin parlaklığına verdiğini hissettin mi?
Geç değil gitmek için… Ya da bırakmak için hiç de erken değil bu gökyüzünü…Yüzümün düşen parçalarını toplamak sana yakışırdı aslında biliyorum ama artık gökyüzü kendi etrafını kapkara bir irine dönüştürdü. Ne yüzümün rengini görebilirsin, ne de parlaklığını yüreğimin… Anlamak istemek anlaşılmak da değildir aslında. Anlamak istesen anlardın da demiyorum sana… Ya da Mevlana gibi anladığın kadar anlatıyorum da demiyorum. Dedim ya sormuyorum artık cevabını alamayacağım soruları. Çünkü soruların cevabını ben verdim teker teker…
Sen hiçbir zaman anlama diye…

Ben artık hiçbir zaman ağlamayayım diye…
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s