bir geçmiş zaman senfonisi “kekeme ruhlar”…

Bu gece biter…

Bu boşluk , bu heyecansızlık, bu vurdumduymazlık, bu her şeye rağmen hayata isyan etmeme
halleri de biter. Biter gözlerimin fersizliği, umudumun duvarlarla yarış halini
alması, dostun yüzünde kendi adımı ve varlığımı arama kavgası, sevgiliye el
uzatırken amaçsızca durma halleri. Hepsi biter…

Gönlümün uçurumları onlarca mezar kazdı geceden esinlenerek.  Gecede kalan yanlarımı, yalanlarıyla kirletti
gönlüme hapsettiklerim. Onlar gönlüme hapsedildiklerinin farkında mıydı, değil miydi
bilmiyordum ama bir gün pisliklerini gönlümün ortasına bırakıp giderken anladım
farkında olmayışlarını. Dostluğun ne demek olduğunu bilmediklerini, iftiraların
ve yalanların keşmekeşinde gönlümü bir oradan bir buraya savurduklarında
anladım. Ya da acımın edebiyatının en mahrem yanlarını marifetmiş gibi ortaya
bir konfeti edasıyla saçtıklarında anladım. Ne kadar kolaydı değil mi
zaferlerin ortasında, sırf bir de kendilerine ait bir zafer çıkarmak istemek
kaygısıyla, insanların en acıyan yaralarından nasiplenmek? İnsanların en zayıf
hallerini söz zulası yapıp ortaya havai fişek edasıyla fırlatmak, ne kadar da
kolaydı…

Ne kadar da onurlu
bir davranıştı değil mi iftiraların hepsini arka arkasına sıralamak? Paranoyak
benliklerinin, büyümemiş ideallerin, birilerinin mutsuzluk ve düşmelerinden
beslenen yüreklerinin bir gece yarısı deşifre olması ne kadar da normaldi?
Sözlerinin özlerine eş olmadığı kekeme ruhların çığlığı ne kadar da acı
yansıyacaktı hayatın ve hayat sonrası gideceğimiz hayatın duvarlarına…

Oysa bize sorsalardı söylerdik her zaman uyardığımız ve söylediğimiz gibi kekeme ruhlara
tam bir diksiyon lezzetiyle; “Eğer şeytan tarafından ısrarlı bir ayartmaya
maruz kalırsan, hemen Allah’a sığın,o işitendir” (Fussilet,36) derdik. Dilin
damağına yapışır mıydı o vakitlerde? Ya da iftiraların neticesinde dilinin
damağına yapışması için büyük günü mü beklemekti niyetin?

 Oysaki hepimiz iman ettiğimizi düşünüyorduk değil mi? Ya da günahsız olduğumuzu… İman eden
insanın en büyük özelliği Rabb ile ilişkilendirilmektir, iman etmek salt
Allah’a inanmak, ibadetlerini tam ve eksiksiz yapmak değildir, biliyorsunuz
değil mi? Uzun zamanlardan kopup gelmiş bakır bir paranın üzerindeki sanatsal
değeri görmektir Rabb ile olmak, paranın bakır olup olmadığına bakmak değildir!
Ruhunda Sanatkârın sıfatlarından ne kadar çok varsa, sen o kadar insansındır,
sen sanatkârınla kıymetlenirsin, biliyorsun değil mi?

Yasak olan bir durumun normal olduğunu düşünmek ve söylemek de apaçık bir küfürdür onu da
biliyorsun değil mi? Sözünden çıkan yangının nerelere sıçradığını, ilk olarak
da sadece senin gönlüne koskocaman bir kıvılcım düşürerek gönlünü kapkara
ettiğinin farkındasın değil mi?

Ne kadar acı…

Ne kadar da talihsiz bir kader…

Kaybettiklerinizi kazandıklarınızın yanına koysanız, kimden ne kadar gitmiştir hesaplamak mümkün
müdür acaba. İftiranın, yalanın, gıybetin dedikodunun Bizans’ı bile yerle
yeksan ettiğini İstanbul’un fethedilişinden duymamış mıydınız? Oysaki benim
gönlüm bir imparatorluktu, bir ummandı, bunu siz de iyi bilirdiniz, okları
savururken bu imparatorluğun hangi zırh ile karşılık verebileceğini hiç
düşünmediniz mi? Zerre kadar kötülük bulunmayan yüreğimizin içerisinde kimlere
ne gizli kapılar , kimlere ne gizli ummanlar, kimlere ne şaşırtan duygular
bulunduğunu göremediniz mi? Oysaki sözlerin demlerinde kaybolmak için ne de çok
rekabet vardı değil mi sizin diyarlarınızda? Hep mi vardı bu riyakârlık, hep mi
konuşan en gereksiz tarafınızdı, hiç mi gönlünüzün gözüyle bakamadınız sözleri
demlerken?

Gereksiz…

Sözlerin bir araya getirilip anlatılmaya çalışılması bile gereksiz…

Bizim çabamız Allah görür gibi yaşama çabasıdır. Allah’ın duyduğunu bilerek konuşma
duyarlılığıdır. Allah’ın işitmesine göre nefes tüketme inceliğidir. Allah
işitmiyor gibi konuşmak günah değil mi? Yüzüne başka, arkadan başka söylemek;
iki yüzlülük mü yoksa iki sözlülük mü? Biri riyakârlık, birisi gıybet değil mi?
İkisi de zinadan bile günah değil mi?

 Ne mutlu hesabı hesap olmayanlara, ne mutlu hesabını yalnızca kendisiyle ilişkilendirip,
idealist davranarak sadece duruşları ve davranışları ile varlık kazanmaya
çalışanlara. Ne mutlu iftira ve riyakârlıklarla beslenerek en uygun bulduğu
zamanda konfeti gibi irinlerini saçanlara pirim vermeyenlere. Ne mutlu
gönlünden hiçbir zaman “Beddua” dilemeyenlere, ilahi adalete sonsuz
güvenenlere, ne mutlu kapalı kapıların bir gün açılıp da içeriden çıkarken
Yalan ve İftira isimli iki kardeşi görenlere, ne mutlu helallik vermeyecek
kadar yapılanların farkında olanlara…

Ne mutlu…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s